Tag Archives: YAZILARIM

SON VERDİM KALBİMİN İŞİNE

Gerçek sevgilisini, yani eşini bulan ve bu sevgili ile yaşayan bir birey bu hayattaki en önemli sorunlarından birini halletmiş sayılır. Zannetmekten değil, her geçen anda, günde, yılda kişinin eşi ile ilgili soru işaretlerinin olmamasından bahsediyorum. İnsanın aklı bazen gelir, gider. Sevginin aklı da bir gelir, bir gider. Sizin aklınız yerinde dursa bile, karşınızdakine bir haller olur. Bugün böyledir, yarın ise, yok öyle değildir. Duyguların varlığında, değişkenliğin ortaya çıkması son derece normaldir. Beklentiler süreklilik üzerine değil, değişkenlik üzerine kurulmalıdır. Birlikte olduğunuz kişi gerçek eşiniz değil ise, kafanızda hep bir soru işareti olacaktır, bu soru işareti karşı tarafın sizi yeterince sevmemesinden kaynaklanmıyordur, kuvvetle muhtemel; o kişi aslında sizin gerçek eşiniz değildir. Bir zamanlar aynı ortamda bulunduğunuzdan, yollarınızın keşistiği için sırf hayat tecrübesi kazanasınız diye karşınıza çıkmış bu kişi, şartlar gereği, birdenbire sıradan olma vasfını kaybedip, aile baskısı vb. sebeplerle hayatınızdaki en öncelikli kişilerden biri olmuştur. Oysaki böyle bir birlikteliğe adım atılmamış olsaydı, o dönemin ve yaşınızın sonrasında, değil görmek birbirinizi telefonla dahi aramayacak kadar önemsemeyecek, birbirinizin hayatından çekip gidecektiniz. Yanlış eş de en az sizin kadar bir kapanın içine sıkışmış olabilir. Kadın olsun, erkek olsun, bir çoğumuzun bir türlü “gerçek eşiyle birlikteymiş gibi” hissedemediğini, ve bu hissin eksikliğinden dolayı birlikte olduğu kişiye güvenemediğini tahmin etmekteyim. Sanki nedensizmişcesine çıkan bu güvensizliğinin beraberinde getirdiği huzursuzluk halinin inanılmaz yıpratıcı bir durum olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yanlış giden bir şeyler olduğu muhakkak. Kaynağı belirsiz gibi duran bu huzursuzluk; kaçmadan, “CESARET GÖSTERİLEREK”, “Doğru insan ile mi birlikteyim?” sorusu sorularak irdelenirse, cevabı büyük ihtimalle “evet ben yanlış bir ilişkinin içindeyim, ama….” dır.

Bu soru, maalesef ömrümüzün sonuna kadar sormaya devam edeceğimiz yegane sorulardan biridir. Umarım vereceğiniz cevap, ilk gün verdiğiniz cevap ile aynı olmaya devam eder.

İlk gençlik yıllarımızda “O’nun” ilk ve tek aşkımız olduğunu ZANNEDERDİK. Bu yaşlarda kendimiz hakkında bile çok fazla fikir sahibi değildik, kişiliğimizin tam olarak oturması kendimizi bulmamız, yaşadığımız tecrübelerin bize öğrettikleri, olaylara verdiğimiz tüm tepkilerle birlikte kendimiz hakkında bir neden sonuç ilişikisi oluşturduk, yıllar geçtikçe kendimiz üzerinde bir “BİLME ve ANLAMA” mekanizması yarattık.

“Sinirlendiğim zaman gözüm hiç bir şey görmüyor, bu yüzden ortamı hemen terk etmeliyim.” “Tartışmalara girmemeliyim, zarar verebilirim, zarar görebilirim.” “Dikkatsizim; daha dikkatli olmalıyım.” ” Kötü niyetli olmadığım halde, mimiklerimle verdiğim mesajlar benim yansıtmak istediğimden bir hayli farklı olabiliyor, oysaki ben başka bir şey demek istemiştim?”

“Ben çok seviyorum, ama o beni sevmiyor?” Bak sen? Karşıdakinin sevmediğini ya da sevdiğini tespit edecek kadar profosördük, üstün zekalıydık ve hatta tüm arkadaşlarımız ve çevremiz bizimle birlikte aynı konuda, aynı derecede uzmanlardı. :))

Daha bir aylık bebe iken, “ay güldü, çok zeki!”, 12 aylıkken; “önce baba dedi” süper zeki”, kızım, oğlum çok akıllı amuda kalktı, emeklemeden yürüdü, üniversiteyi bitirmeden koca buldu! Evlenmek meziyet, apar topar olsun ama doğru mudur, yanlış mıdır bilinmez, soy soptur önemli olan, işler iyice karışır, takdirler başka yöndedir, hayatlarımız başka düzenler, değerler üzerine kurulur, bu yüzden de gözler geçmişi anlatırken birden dalar gider başka yerlere, çünkü yaşanan hayat çok başka olmalıdır, ama olamamıştır. Gönül başka istemiştir. Çok derinde istenen eski bir anı olarak kalmıştır. Bu çok bellidir. Neyse. Yılların verdiği alışkanlıklar bir yana, kendi seçimimizle birlikte olmaya karar verdiğimiz kişinin yanlış kişi olduğunu kabul etmek istemeyiz. İşin gerçeği ne o mutludur, ne de biz. Yaşadığımız ortamda bir huzur yoktur. Yıllar önce “HOŞLANMAYI, ALDANMAYI” bir güzel “SEVMEK” ile karıştırmışızdır işte! Eşimiz olması gereken kişinin dünyanın bir yerinde tıpkı bizim gibi varlığımızdan habersiz ve mutsuz, biz onun karşısına çıkalım diye, sıra ona ne zaman gelecek diye, bilmeden beklediğini hiç düşünmeyiz, bilemeyiz, anlamak istemeyiz. Tüm zamanımızı, hayatımızın en büyük hatası ile kaybederiz, yanlış eşimizin bir başkasına bakmasını, bir başkasını istemesini, ya da bizimle uyuşamamasını kabul edemeyiz bir türlü. 18 yaşına bile girmeden evden biran önce nasıl uzaklaşırım planları yapmaya başlayan çocuklar da vardır ya? Ev de vardır, birlikte geçen yıllar vardır. Tüm bu bağlayıcı sebeplere rağmen eş dediğimiz aslen eş gibi değildir, değil mi? Yanlış eş için savaşır, enerji kaybederiz. Bırakın enerji kaybetmeyi giden, yok olan daha önemli bir şey vardır, KENDİMİZ! Gençliğimiz, güzel günlerimiz, gülüşlerimiz, mutluluklarımız, mavi gökyüzüne bakarken ki coşkumuz?

YERLERDE SÜRÜNMEKTEN İBARET DEĞİLDİR BU HAYAT !!!!

Vardır bu tür durumlar. Tahmin etmek de pek zor değildir. Doğru eşler ile birlikte olunmuş olsaydı ayrılıklar olmazdı. Bu da bir bakış açısı. Tam olarak doğru olduğunu iddia etmek mümkün olmamakla birlikte hata payı düşük.

Birisi vardır yine bir yerlerde, ve o da mutsuzdur, bir köşede, başı öne eğiktir, ve senin, benim, gelmemi bekliyordur, yanındaki dünya güzeli kadına, yakışıklı (hadi zengin olsun bari) adama bakacak halde değildir. Vardır böyle biri, hep derim herkesin gerçek bir eşi vardır, eğer o henüz karşınıza çıkmadıysa hala şansınız vardır, lütfen zaman kaybetmeyiniz, yanlış olduğunu düşündüğünüz bir ilişkiden kendinizi hemen uzaklaştırınız ve gerçek eşinizin karşınıza çıkması için fırsat yaratınız. Bunun için istemeniz yeterlidir. Hayatınızdaki bazı tekrarları ve hataları düzelttiğiniz takdirde doğru kişiyi bulmanız kolaylaşacaktır. Kendinize bir bakın ve daha önce yapmış olduğunuz hataları dikkatle gözden geçirin. İlk hamlede aklınıza neler geliyor? Dikkatinizi çeken neler oldu? Benzer unsurlar nelerdir? Hep aynı şeyler olup durmuş değil mi? Neden cımbızla seçilmiş gibi aynı tipler sizi bulmuş olabilir? Onlar sizi bulmadı ki, siz onları kendi hayatınıza davet ettiniz, siz bu tekrarları yaşamayı tercih ettiniz. Sizin normaliniz buydu. Siz bu normali seçiyorsunuz. Hiç reddetmeyi tercih etmediniz ki? Bundan sonra benzeri bir olaya denk geldiğinizde ya da benzeri kişilerle karşılaştığınızda arkanızı dönmeyi tercih ederseniz sonuç nasıl olur hiç düşündünüz mü? Bir tür bağımlılık hali gibi bu. Alışkanlık. Davranış şekli. Bu tür kişileri bir daha asla hayatınıza sokmasanız mesela? Artık aynı hataları tekrar yapma lüksüne sahip değilsiniz. Kendinize hakim olmaya çalışın, neyin yanlış neyin doğru olduğuna tabi ki siz karar vereceksiniz. Bu benim yöntemim, hoşunuza giderse uygularsınız, gitmezse uygulamazsınız. Benzeri tecrübeleri yaşayanlar olmuştur muhakkak, paylaşırlarsa çok sevinirim, çünkü bu evrenin en önemli kurallarından biridir. Evren her bireyden bu yönde hareket etmesini bekler, ısrarla hataların ve tekrarların elimine edilmesini ister, edilmediği sürece bu hataları her defasında onları reddedene kadar karşımıza çıkarmaya devam eder. Kısaca bizi hatalarımızı FARKETMEYE, anlamaya zorlar. Hatalarımızı farkettiğimiz, doğru bir karar aldığımız anda ters düzen biranda normalleşmeye başlar, tekrarlar bıçak gibi kesilir. Olumlu olaylar bizim için uygun haliyle gerçekleşmeye başlar, aslen bunların hepsi bir zamanlar gönlümüzden geçen isteklerdir. Bu dilek kuyusunun ağzı öyle bir açılır ki şaşılası öyküler ortaya çıkabilir. Eski isteklerinizin yanında yenileri de sıralamada yer alır, isteğin içtenliği, kuvveti, şiddeti önceliği değiştirebilir. İsteklerinizdeki netliğiniz, huzurlu, sakin, barışçıl, kaygısız bir ruh hali içinde olmanız çok önemlidir. Ayrıca bahsettiğim bu unsurlara ek olarak içinizde ürettiğiniz sevginin yoğunluğu da mekanizmanın sağlıklı çalışmasında büyük bir etkendir. Aslında sağlıklı ve olumlu yönde üretilen sevgi önemli bir tetikleyicidir. Bu saydıklarım doğal olarak sevginin valığı ile ortaya çıkabilir.

ÖNCE EVRENİN İSTEDİĞİ TÜRDEN BİR SEVGİ OLACAK SONRA DİLEK KUYUSUNUN AĞZI AÇILACAK ve BAY veya BAYAN DOĞRU SİZE GÜLÜMSEYEREK BAKACAK:)

Sevgi kişisel olgunluk ile gelişir, büyür. İnsanın kendini egosunu terbiye etmesi için kişisel değerlerini ve özsevgisini arttıracakunsurlara yönelmesi, zarar verecek olanlardan ise kaçınması gerekir. Sevgiyi üretmek ve durduk yere geliştirmek pek kolay değildir. Doğal olarak gelişen sevgi türlerinin dışında her canlıyı, her bir şeyi durdurduk yere öylesine sevmek pek mümkün değildir, bu yazdığımı anlayabilenler ancak benzeri tecrübeyi yaşayanlardır. Melek rolüne bulaşmamaya gayret ederek, azıcık gerçekçi olalım ve işe egomuzu kontrol ile başlayalım. İçimizde ön plana çıkan olumsuz hisleri, tepkileri farketmek, üçüncü kişilerin gözüyle kendimize bakıp eleştirebilmek önemli adımlardan biridir. İyilik ve kötülük sonradan var olmazlar, yaradılışımızla birlikte özümüzde, hamurumuzda yer alırlar. Bu zıtlık heran içimizde yer değiştirebilmektedir. Gel gitlere karşılık irade, vicdan, ahlak, kişisel değerler gibi kontrol mekanizmaları geliştiririz. Zaman zaman bu mekanizmaları gönüllü ya da gönülsüz kullanmaktan vazgeçtiğimiz durumlar olabilir. Kimse mükemmel değildir. Kimse melek de değildir. Bunu iddia eden pek de doğru söylemiyordur. İfadenin doğru şekli bu yolda belki samimi çaba sarfediyordur.Zıt kutuplardan hangisi ön plana çıkarılıp beslenirse, o kuvvetlenip gelişecektir, ve SEVGİ İYİ OLAN OLUMLU DİŞİ BEYAZI daha çok sever, gözetir. Bireyin en önce kendisi ile olan savaşına nokta koyması gerekir. Mutluluk için bu şarttır. Birey enerjisini kendisi ile savaşmak yerine, daha yapıcı ve olumlu konularda kullanmalıdır. Bu savaşı sona erdirecek yöntemleri bulması şarttır. Çözüm her ne ise önce bunun bulunması gerekir.

Aile ile ilgili sorunlar sona erdirilmeli, dargınlıklar ortadan kaldırmalıdır. Sonradan pişman olunacağı hissediliyorsa şayet, yol yakınken sorunun üzerine gidilmelidir. Bu tür davranışlar kişinin içinde, beyninde sürekli bir düşünce gelgitine neden olur, bu gelgit Evren ile olan alışverişi sekteye uğratır. Yakınlarımızla kavga halinden uzaklaştığımız anda üzerimizde hızla artan bir pozitif etki olacaktır. Sonuç bize çok kısa sürede yansır. Küskünlük varsa eğer, buna hemen son verilmelidir. Tüm bunlar beraberinde bazı “kendi ile kavga etme hallerini” zaten sona erdirecektir. Kişinin kendine olan düşmanlığına son vermesi önemlidir. Bunun için yöntem çok kolaydır. Kendinize düşman olmanıza sebep olan şeyleri yapmaktan kaçınmak, birarada olmaktan uzaklaşmak, yani disiplin. Kişisel iradeyi devreye sokan, zorlayan bir durumdur bu, disipli eylemler kişinin kendine olan saygısını ve güvenini arttırır. Stresli ortamlardan, insanlardan uzak durmak gerekir. Olumsuz tavır sergileyen kimseleri hayatınızdan çıkarmak en önemli adımlardan biridir, esprili, komik konularla ilgilenmek, gülmek, özel zamanlarınızda güzel, sevdiğiniz hobilerinizle ilgilenmek, kısaca sizi mutlu edecek şeyler yapmanız enerjinizi çok yükseltecek, olumlu bakmanızı sağlayacak, Evrenle olan diyaloğunuzu kuvvetlendirecektir. Kendini beğenmek ile sevmek birbiriyle alakası olmayan iki farklı konudur. Kendini beğenenlerin tavırlarını bizler itici, sevimsiz, kaçınılası buluruz.

Birini sevebilmek ya da şöyle diyeyim; insanın kendisini sevebilmesi gelinen en güzel noktalardan biridir. Her şey insanın kendisini sevmesi ile başlar, kendisini seven bir başkasını da sevebilir. Sevgi nefret etmek gibi bulaşıcı, çoğalarak artan bir duygudur. Ancak sevmek; nefret etmekten daha zor elde edilir. Nefret çabuk ortaya çıkar, yüzeyseldir, ilkel benliğin “id’in” içinde yer alır. Yiyeceği elinden alınan yırtıcı bir hayvanın karşısındakini düşman olarak algılayıp onu yoketmeye kalkması gibi bir örnek verebilirim buna. Nefret bu denli basit tariflenebilir bir şeydir. Yumuşak olmak, sevecen olmak, anlayışlı olmak, hoşgörülü olmak, dostluk göstermek, sabırlı davranmak, hakkını karşıdakine vermek, paylaşmak, tok gözlü olmak, çok konuşmamak, kıskanmamak, olaylara olumlu bakmak, dinlemek çok basitmiş gibi görünmekle beraber uygulamada pek de gerçekleştiremediğimiz eylemler ve de tepkilerdir.

Bugünden itibaren kendinizi daha çok sevdiğinizi umarak, eşi olmayan bekarlara eşlerine en kısa sürede kavuşmalarını diliyorum.

Doğumgünümde beni arayıp soran harika dilekleri ile mutlu eden, enerjime enerji katan tüm sevdiklerime, Cuma akşamı beni çığlık çığlığa şoklara sokup, sürpriz parti düzenleyen çılgın arkadaşlarıma ve bu partiyi organize eden Oldes’e sonsuz teşekkürler.

Sevgiler,

İlknur Kırbaş

15.03.2011

16:34

Leave a comment

Filed under YAZILARIM

Bu Aralar Tüm Masallar Doludizgin ve Kusurlu….

Saçını taramak zordur mesela,
Zordur kimi zaman “günaydın” demek..
Bir “merhaba”nın bile kabul edilmediği anlarda gülümsemek..
Suçunun ne olduğunu bilememek…
Yıkılmak ertesinde, tüm olup bitenlerin ardından gelen cevapsız aramalara,
Sebepsiz ağız bükmelere?

Yapmam gereken “yeter artık” demekti..
Sandım ki dünyanın sonu gelecek ve ben altında ezileceğim,
Beni oradan buradan arayan numaralara “yeter artık” derken saat başı..
Sana ” bunu yapamadım” …..
Bir o kadar da; “ne için yeter, neyin yeteri” bunun cevabını kendime bile veremezken…

Zordu her şey çok zordu,
Ceketimin düğmesini iliklemek zordu..
Hayır çoraplarımı giymek daha zordu….

İlknur Kırbaş,
29.06.2012; 10:39

Leave a comment

Filed under SIIRIMTRAK, YAZILARIM, YOKLUGA

YÜZÜNÜN ASTARI

Yaptığın yolculukları bir bir sayınca;
Uzun yollardan gelmiş keşişler gibi göründün bana.
Hayran kaldım, yücelttim seni en ulu dağlara,
En derinden bağıra bağıra yüzeye çıkan yalanları,
Görmek için uğraştım bir ara..
Araya eller girdi sonra..
Fısıltılar geldi kulağıma,
Ben azıcık “neden” diye sorduğumda;
Hayatı boyunca sadece almaktan muzdarip,
Çekincesiz isteyen,
Seni gördüm..
Benim verdiklerimin bir önemi olmadığını haykırdın bana,
Aslında hiç bir şey demedin,
“Yeni bir şey alamam artık” manevralarınla,
Tüm dünya suçluyken haklı olan bir tek sendin!.
Yahu ne diyeyim artık ben sana?

İlknur Kırbaş,
29.06.2012, 9:37

Leave a comment

Filed under AZICIK ELESTIRI, SIIRIMTRAK, YAZILARIM

Yaş İşler Bunlar

Her daim genç olduğum bir yaştayım…
Bana “büyüdün, yeter artık” dediler.
Yok dedim “hiç öyle şey olur mu?”
Ben daha yolun en başındayım.

İlknur Kırbaş,
09.06.2012

Leave a comment

Filed under AZICIK ELESTIRI

Hasretle yandığım topraklarda ekili hasetleri biçecek gençliğim nerede…!!!

Kafalar olmuş çorba, akıllarda birer torba.. Düşünmeden eğlenmek için, aslında hiç bir şey yapmadan yaşadığına aldanmak bu olsa gerek..

Ay-fonları sevmiyorum..Benim bir telefonum var sadece konuşmaya yarıyor, doğru düzgün fotoğraf bile çekmiyor, ama tüm işlerimi onunla hallediyor gibiyim…Ha bu arada ben de kendi notbukumun kölesiyim.. O yanımda olsun da! (Belki de bu yüzden “ay”lara ihtiyaç duymamaktayım..)

Televizyon kanallarında, amerikan dizilerine çok takılıyorum, heyecan veriyor belli ki, sürekle olay yeri incelemelerine bakıyor, cinayetleri çözmeye çalışıyorum, deli miyim neyim? Varsa bir sorun felan çağırın çözeyim.. Pratikte ne teknik, ne teknolojik illaki fikşın!!.. Okumayı bırakalı yıllar oldu diyeceğim, ayıp olacak.. Okuyorum işte, akşamları uyumadan önce sayfaları çeviriyorum, onlar da “fikşın” gece rüyama giriyor sonra, konu da rejenerasyon! Rüyama girmesin, aman uykularım kaçmasın bahanesiyle kitabı bitirmeyi sallıyorum, iyi mi?Şafak Vakti serisine dalmaktan daha manalı geliyor yine de…

Sabahları yataktan kalkmanın en büyük işkencesini çekmekteyim.. Sıcacık yatak bana herkesten daha fazla şey ifade ediyor, yani oradan kalkmazsam, hiç bir tarafım ağrımayacak biliyorum, üç çanta platinle dolaştığım için bir hayli değerlendim, bir de yağmur yağınca sızlamasalar? Yağmurlu havalarda yıldırım çarpıp kömür olur kalırım diye de eksik kafa fantezilerim oluyor. İç babam iç kas gevşetecileri, ardından ağrı kesicileri.. Ben bunlarla kafa buluyorum, diğerlerine henüz geçemedim, daha iyileri varmış narkotiğin peşine düştüğü alem yapan “Ünlüler”den biliyorum. Ünlü’y-müş-ler.. !!!! Ne yapayım ben sizin Ünlü’nüzü, kimsenin ne işine, ne dişine faydanız var!!!.. (Ünlü deyince benim aklıma hep türkçedeki ünlü harfler geliyor yıllardır bırakamadım bu kötü alışkanlığımı.)

Aylarca sol yanımın üzerinde uyudum, çok bi umutluyum artık sağ yanım da azıcık beni çekmeye başladı.. Yüzükoyun bile uyuyabiliyorum.. Yahu ne kadar lüksmüş bu, çok da keyifliymiş.. Bindiğim otobüslerde başıma bir şey gelecek diye de korkmaktan vazgeçtim.. O ani fren yapan ve birgün faciaya neden olacak kelle koltukta götüren “şöfer ali”ler.. (Kibariye’nin anası beni andı yine). Bir ara tırssınlar diye gözlerinin içine baka baka gerek olmadığı halde çarpraz askılarımla yanlarından geçerek koltuğuma oturdum, bir de “dur hareket etme, sakın sakatım ben diye de” bağırdım üstüne..

Birilerinin bana toslamasından korktum.. Yürürken ayağım kayar da düşerim diye kaygan zeminlerden kaçtım.. Asker tipi botlarım en güvenli koruyucum oldu. Nedir öyle topuklu giymek falan? Onca sene aldığım ayakkabılarım ne olacaksa, hangi aksiyonlarda kullanılacaksa..? Dizilerde en sinir olduğum şeylerden biri; yirmi punto ayakkabılarla katil kovalayan hatunlar.. Benim ayakkabıları aldığım mağazalarda mı bir sorun var, yoksa bunlar harbiden cambaz mı? Çok büyük ikilemlere sürükleniyorum. Yok anacım asker botlarımı seviyorum ben..

Kafamdan geçirdiğim kazakları tekrar tekrar çıkarmayayım diye geceleri onlarla uyudum, nasıl olsa çıkaracaktım, giyip çıkarma işlemini sabaha göre kısıtlayayım dedim.. Önceki gün giydiğimi sabah çıkardım, fazla can yanmalarına son verdim… Bir gram bir şey taşıyamaz haldeydim..

Solumu geliştirdim, solumla çok güzel çorba içebiliyorum..

Galiba ben iyileştim öyle görünüyor, arada sırada tatsızlık oluyor ama geçti gitti diyorum.. Altıdan fazla kırık!! E bunu becermek de benim marifetim oldu.. Trafik kazası geçirmeden sağ omzumu tuzla buz etmeyi başardım..!!!

Rekorlar kitabından teklif gelirse kabul etmeyi düşünmekteyim..

En sağlıklı günler sizlerin olsun, bu kemikler de biran önce kaynasın…

İlknur Kırbaş, 08.01.2012

6 Comments

Filed under YAZILARIM