Tag Archives: Victor Hugo

Ben kim oluyorum?

(Ben kim oluyorum? )1

Ben kim oluyorsam, düşünüyor ve kendi aklımca kafamdan geçen fikirleri söylüyor, sakınmasız açıklıyorum. Biliyorum ki bu düşünceler en fazla beni öldürür ya da gömer. Her neyyy-seeee..

Hayatla olan bilinçli alışverişime başladığımda beş yaşındaydım, birgün bizim KÖY’de yağmur yağıyordu, 0 sırada koşuyordum ve ben koşarken pembe pantolonuma düşen yağmur damlalarının bıraktığı izi gördüğüm anda bilincimin açıldığını farkettim.. O zamana kadar annem, diğer büyüklerim sen çocuksun, aklın başında değil, bilinçli değilsin, “aklın ermiyor” diyorlardı ve ben onları gerçekten anlamıyordum.. Nasıl olduysa pembe pantolonuma düşen yağmur damlalarının bıraktığı izlere bakarken kendimi bilinçli buluverdim.. O andan sonra sürekli etrafıma baktığımda bilerek, anlayarak, algılayarak baktım..Bakarken etraf bunu ne kadar farkediyordu bilemiyorum..
Okula gitmek için sabırsızlanıyordum, oyun oynamak beni bazen fazla sıkıyordu, kaybedecek vaktim yoktu, hep bir yaş daha küçük başlatsalardı keşke diye iç geçirip duruyordum. Bu yarışın içine girmek için neden bu kadar hevesli olduğumu anlamış değilim.. İçimden öyle gelmiş, öyle istemiştim.

İnanmak istemeyebilirsiniz, okumayı öğrenmek bana o kadar zor geldi ki, sınıfımdaki diğer çocuklar okuma ve yazmayı çatır çatır söktükleri halde ben hece tablosundaki heceleri anlamaktan acizdim..Anlamadığımı da göstermek istemedim, fakat eve şikayet gidince babam aldı eline hece tablosunu, bağıra çağıra  öğretmeye başladı. Pembe renkli hece tablosunda bildiğim bir tek hece bile  olmadığı  böylelikle anlaşılmış oldu.. O stresli anımda birden “aj” hecesi ile “da” hecesini görüverdim,  kafamda birleştirdim,  Ajda Pekkan’ın “AJ” ile “DA’sı yan yana getirivermiştim işte!!..Ondan sonra aynı sistem devam ettim ve merak ettiklerimi okuyarak anlamaya çalıştım..Sinemaya, müziğe olan tutkum çok fazla idi, filmlerdeki oyuncuları, “artist”leri takip edip, o dönemin müzisyenlerini dinlemeye bayılıyordum.. Hep bunlar aklıma geldiğinde beraberinde, hım; “Yedisinde ne ise, yetmişinde de o” deyiminin ne kadar da doğru ve yerinde olduğunu kendimce teyit edip dururum. 

Kitaplar okudum, o kitapları yazanlara büyük hayranlık duydum.. Milliyet yayınlarının çoçuklara yönelik hazırladığı “ülkücü ali” yi bile okudum.. Ayrım yapmaksızın ne varsa, bulup okuyordum.. Allahtan imkanım vardı, amcalarımın geniş kütüphaneleri, saatlerce bir odaya kapanıp okuyarak zamanımı geçirmeme yardımcı oluyordu, onlar da bunu farkettikleri için destek veriyor, kendi seviyeme uygun kitaplar okuyayım diye beni yönlendiriyorlardı. Durumun herkes farkındaydı, elimde oynamak isteyeceğim bir bebek olmasına hiç ihtiyaç duymadım, aramadım, talep etmedim, yapboz ve puzzle’ların dışında dönüp de baktığım olmadı hiç birine..

Bu yaşlarda kendi kendimi yalnızlığa terk etmişken, yaşıtlarımın oynadığı oyunlara katılmak hiç aklıma gelmedi, yönlendiren de olmadı. Üniversite yıllarında kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettiğimi söylememe gerek yok sanırım. İleriki yaşlarıma kadar bu tempo ile aynen devam ettim..Klasikler bitmişti, Türkiyenin belli başlı önemli yazarlarından güzel hikayeler içinde önemli şeyler öğrenmiştim..
 
Victor Hugo’nun Sefilleri’ni bitirdiğimde saatlerce ağladım.. Etkisinden kurtulmam zaman aldı, Jean Valjean’ın bir ekmek için hırsızlık yapmak zorunda kalması, büyük emek verdiği Cosette’nin ona karşı durması, Marcus yaşasın diye savaş alanında onu tek tek arayıp bulduktan sonra sırtında taşıyarak kurtarması, hasta yatağında son nefesini verirken rahip istememesi, Valjean’ın sığındığı kilisenin rahibinin  kendisine tekrar bir hayat kurması için çalmasına izin verdiği gümüş şamdanlara bakarak “benim için bir Rahip zaten var” deyip, ölmesi.. Çok ağladım çook…

1876 Fransız ihtilali ve öncesi, kanlı savaş da beraberinde geldi bu kitapla..

Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları ile Jöntürkler’den 12 Mart 1972 ihtilaline kadar taşındım. Jöntürkler model olarak Fransız İhtilalini benimsemişlerdi. ( Orhan Pamuk’un erken dönem kitapları gerçekten çok yararlı, anlaşılır ve sürükleyicidir. Ona ne oldu ise, entelektüel olmayı, popüler olmamak  ile özleştirdi ve anlamakta çok zorluk çektiğim ağır ifadeli kitaplar yazmaya başladı.) 

12 Mart 1972 bana çok ilginç gelen bir dönem oldu, o dönemi yaşayan Firüzan, Pınar Kür, Vedat Türkali  bu dönemi kitaplarında  harika bir şekilde anlatmışlardı. Akışı Olmayan Sularda didiklediğim, sonrasında 47’liler ile bir bütün olan  öğrenci eylemlerini, politik gençliği susturmak için yapılan bu ihtilal gerçekten çok enteresan geliyordu..  Gençler devlet yönetimini fazlasıyla eleştiriyordu, onları susturmak ancak darbe ile mümkün olabildi. Beyazıt’da kuşatılan İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenciler taviz vermiyordu, askerlerle savaş halindeydiler. Öğretim üyeleri, öğrencilerin baskısından seslerini çıkaramıyordu..

(GÖRÜLENLER)2
Sonra benzeri sürecin olayları  gözlerimin önünde oldu.. 1972 darbesi bir işe yaramamıştı. Fakat o ne? Politikanın içinde olmak isteyen gençler, duruma yine el koydular, (EL KOYDURULDULAR) kullanılmaya tercih ettiler.. Artık savaş daha büyüktü, herkes bir TARAFTA idi, çocuktuk belki ama, terörün yaşattığı korkunun, huzursuzluğun gerginliğini farketmemek, anlamamak mümkün değildi.. Tek yol karşı tarafı yok etmekten geçiyordu, canlı canlı gördüğüm ağabey ve ablalarımın, öğretmenlerimin yaylım ateşine tutulup öldürüldüklerini gazetelerden öğreniyordum..Hergün okuluna, üniversitesine giderken hayran hayran seyrettiğim Gülay Başova, yaylım ateşinde öldürülmüştü.. Gazetedeki fotoğrafa bakıyordum, oydu.. Öldüğüne onu bir daha canlı göremediğim zaman  ikna olabildim.. 12 Eylülden en fazla 1 yıl önce idi, bilemedin aynı yıl.. O 12 Eylül 1980 sabahı, uzun uzun konuşan adamın radyodan ulaştırmaya çalıştığı mesajları anlamakta zorluk çektim.. Ciddi bir şeyler oluyordu, annemin telaşından belli idi, sokağa çıkamayacaktık. Annem hızla yerinden kalkıp kendini sokağa attı, onu takip ettim, tek derdi ekmek bulmaktı, paniğe kapılmıştı. Ekmeği bir şekilde buldu ve geldi..

(12 EYLÜL SONRASI)3
Politakanın vıcık vıcık içinde olan gençlik bir kez daha durdurulmak istendi. Bu sefer işe yaradı.. Yahu bunun hiç mi ortası yoktu? Atılan fişekler olmadan gençliğin politikada olması sağlanamaz mıydı? İşin sonunda silahlara gelmesi şart mıydı? Zevkler, sefalar, dikkat çekici başka şeyler gündeme gelince gençliğin ateşi söndü, kullandığı argümanlar, dil değişti, kuşak farklılıkları aldı başını gitti..Sorgulamıyorum, yargılamıyorum. Ortası yok muydu diyorum? Okumaktan kime ne zarar gelmişti ki? Doğru yolu bulmak bu denli zor olmamalıydı, zorlaştırılmamalıydı. 

(DÜN -13.09.2010)4
Okuması, öğrenmesi gereken çok şey olan, geleceğin büyüklerinden bir grup genç insan dün caddenin birinde bir dükkanın önüne sıra sıra dizilip, gelen geçen genç kız arkadaşlarını, genç kız çocuklarını alkışlıyordu. Sayıca fazla idiler, bir araya gelseler beni bile haklayabilirlerdi.. Zevk alıyorlardı yaptıklarından, tam da o koca caddenin ortasında.  Kimse tepki vermiyordu, ancak ben daynamayıp “ Ne yapıyorsunuz, bu davranışınız niye, nedir amacınız? Var mı bir açıklamanız?” diye dönüp sordum..Yooookkk…Yookkkk.. adamın canı öyle istiyordu. Özgürlükler Ülkesi’nde, taciz eder, söver sayar, erkekliğini ortaya döker, kendinden güçsüz  ve savunmasız olanı kontrol altına alır, dalgasını geçerdi, ne vardı bunda? Gevşek ve yavşak ağızlı cevaplara karşılık, “Saygıda kusur etmeyin” diyebildim sadece. Umut yoktu. Yaptıklarından rahatsız olduklarının en ufak mahçubiyeti yoktu yüzlerinde..Bu vurdumduymazlığa çok canım sıkıldı. Birden iki tanesi yanıma gelip, “Abla, sen boşver onları, dikkate alma, doğru söylüyorsun, canını sıkma, takılma, arkadaşlarımız adına özür dileriz” dedi.  Bu beni çok ama çok mutlu etti ve rahatlattı. Belki beni o anda saymadılar dikkate almadılar, ama bir gün bir yerde onlara söylediğim “Saygıda kusur etmeyin, hiçbir zaman saygıda kusur etmeyin” sözleri akıllarında kalacak ve bunu uygulayacaklardı. Öyle hissettim..Ben öyle sandım..Öyle anlamak istedim.

İlknur Kırbaş
14.09.2010
15:28

4 Comments

Filed under YAZILARIM