Bir Depremin ardından: Van, boğazımda bir düğüm…

Bayram Otel çökene kadar iyiydim. Valla da billa da iyiydim! Ya da en azından iyi olduğumu sanıyordum. Bayram Otel çöktü, onunla birlikte ben de çöktüm. Oysa Erciş’in yanında Van merkezi ne kadar sağlam sanmıştık! Birlikte çalışmış olduğum o insan güzeli gönüllülerden herhangi birine bir şey olmuş olma olasılığının düşüncesi bile ne kadar kötüydü. Japon gönüllünün kötü haberini almıştık ama ya isimsiz gönüllüler? Ya şimdi Van’dan, Erciş’ten gelen hastalanan, donan, yanan çocuk haberleri… Bu Van ziyareti gittikçe daha çok bir kabus gibi çöküyor üzerime.

Van… Soğuk ama güzel diyar. İhtişamlı Van gölü tam bir cazibe noktasıydı benim için. Hep gezmeye, görmeye gitmek istemiştim. Nasıl bilebilirdim Van’ı ilk kez deprem vesilesiyle göreceğimi? Bilemezdim tabi ki. Adı üstünde deprem bu, hiç beklenmedik bir anda geliverir; seni evinden, aşından ediverir. Tüm mallarınla ve bazı sevdiklerinle birlikte hayallerini de toprağa gömer.

Daha Ankara havaalanından Van kendini gösterdi bana. Neredeyse sadece Doğulu yüzler vardı etrafımda uçağı beklerken. Sonra telefon konuşmaları Kürtçeye döndü. Bir saatlik rötardan sonra uçağa bindiğimde uçağın benim oturduğum arka taraflarında sedyelerde yaralı insanların olduğunu görüp irkildik. Depremzedelerin bazıları tedavi sonrası bizim uçakla Van’a geri yollanıyormuş. Gecikmenin nedeni bu muydu, yoksa Van’da yağan kar mıydı tam anlamadık ama Van’a doğru yola koyulduk. Yani daha uçaktayken anlamıştım: gideceğim yer çok soğuktu ve de insanları çok yaralıydı. Vardığımızda önümde oturan çocuğun benim gibi gönüllü olduğunu tahmin ettim ve yanaştım. Evet, o da gönüllüydü ve benimle ayni yere, yani Van Belediyesi’ne gidiyordu. Yanında oturduğu Vanlı bir genç kendisini karşılamaya gelenlerin onu da uygun bir yere bırakabileceğini söylemişti ve beni de aralarına kattılar. Arabadaki kızım yaşındaki Damla’nın yanına oturmak bana düştü. Küçük kız kokusunu içime çektim. Bu koku bana kızımdan ayrı olacağım bu birkaç gün için çok gerekiyordu.

Van Belediyesi’nin olduğu caddeye vardığımızda ilk gördüğümüz kişi köşedeki tatlıcıda tatlı yiyen cumhurbaşkanımız Abdullah Gül idi (ki o tatlıcıya kadar gelen Sayın Gül, Van Belediyesi’ne uğramamıştı). Devam edip Belediye’ye vardığımızda ise sıcak bir karşılama bizi bekliyordu. Etkilenmiştim. Çünkü gönüllüler ve gönüllü yapılacak işler konusunda organize olmuş gözüküyorlardı ve bu organizasyonu tamamen genç bir takım yürütüyordu. Yani her şey yirmilerinde ya da otuzlarının başındaki gençlerin elindeydi. Bu küçücük organizasyonun başarabilecekleri tabi ki çok sınırlıydı ama enerjilerine hayran kalmamak imkansızdı. Bize hemen ne tip işler yapıldığını anlatmaya koyuldular: yardım verilerinin bilgisayara girilmesi, toplanan yardımların tasnif edilmesi, yardim ihtiyaçlarının tespiti ve yardımların dağıtılması. Tabi doktor, psikolog, mimar veya inşaat mühendisleri için başka daha önemli işler de vardı. Beni en çok etkileyen bu gönüllü dediğimiz insanların bayram tatilinde dinlenmek, eğlenmek yerine gerçekten gönüllerinden kopan sevgiyle, bir işe yaramak umuduyla deprem sonrası koşullarına aldırmadan buraya gelmiş olmalarıydı. Demek tek deli ben değildim!!! Birden çok ferahladım. Bunların çoğu cesareti benim gibi kırkına merdiven dayamışlara oranla çok daha yüksek üniversite gençleriydi tabi ki. Ben de aralarına karışabiliyordum çaktırmadan ama nadir de olsa benim gibi bir iki yaşını başını almış gönüllü de vardı. Bu insanları hiçbir şey zorlamamıştı Van’a gelmeye. Ama onlar gelmiş, gece-gündüz demeden çalışıyor, hatta soğuk depo ve çadır koşullarında hepsi birer birer hasta oluyordu. Hepsini anında çok sevdim.

(Soldaki kapı bizim çalıştığımız ofisin kapısı)

Belediyedekiler ilk önce bizi çadırlara götürdüler. Burada sadece yemek çadırı değil, ayrıca bizim gibi gönüllülerin kaldığı çadırlar da vardı. Çadırlar daha çok sivil toplum örgütleri tarafından kurulmuştu. En etkin olanı KESK’lilerdi. Sonra da Halkevleri ve Eğitim-Sen çadırları göze çarpıyordu. Bizim belediye çalışanları ise Halkların Kardeşliği çadırını kurmuştu. Bunun siyasi bir anlamı var tabi ki, ama mevcut koşullarda değişik halklara mensup insanların dört bir yandan depremzedelere yardım için koşup gelmesini temsil ediyordu. Nitekim Van’da kaldığım 2-3 gün boyunca orada yalnızca Kürt gönüllüler yoktu; tabi ki Türkler de vardı, ama daha ilginci Japon, İtalyan ve Pakistanlılara da rastladım.

(Yemek çadırımız ve bizi sürekli besleyen aşçımız ) 

Yemek çadırında çıkan kumanyayı yedikten sonra bizim yardım malzemelerinin toplandığı depolardan birine götürdüler. Depoya girdiğimizde gözlerimize inanamadık. Bu devasa depo resmen ağzına kadar Türkiye’nin dört bir yanından yollanan yardım malzemeleri ile doluydu! Böyle üç depo daha varmış Van merkezde. Altı tane de Erciş’te. Depoda gönüllü ve normal belediye çalışanları tasnif isiyle uğraşıyordu ama koşullar depoların buz gibi olması ve içerideki toz sebebiyle oldukça sağlıksız görünüyordu. Buradaki mallar da tasnif ede ede bitmeyecek gibiydi. Ve bu depoda çalışan tüm gönüllü arkadaşlar teker teker hasta oldular. Bana ve benim gibi pek çok gönüllüye düşen iş ise yardım isteyenlerin istekleri, tespit edilen ihtiyaçları ve (Van’daki ağzına dek dolu depolardan sadece biri) onlara dağıtılan yardımların bir dökümünü çıkarmak üzere veri girişi yapmaktı. Yardım dağıtılması ile işleri bölgeden insanların değil de gönüllülerin yapması tercih ediliyordu. Neden biliyor musunuz? Kayırma olmasın diye. Malum aşiretler, aşiret bağları hala çok kuvvetli buralarda. Biz gönüllüler ise kimseyi tanımadığımızdan bu konuda ister istemez daha adildik. Çalıştığımız mekân Van Belediyesi’nin Halkla İlişkiler ofisiydi. Ofiste gönüllüler harıl harıl çalışırken Türkçe ve Kürtçe birbirine karışıyor, ara sıra verilen çay ve yemek molaları esnasında etrafa kahkahalar saçılıyordu. Ve tabi Grup Yorum ve Zülfü Livaneli ezgileri… Duman altı olan bu ofiste yegane sigara içmeyenler sanırım ben ve benimle çalışan Seher idi. Buradaki hemen hemen herkes de sosyalist olduğundan solculukla sigara içme arasında yüksek bir korelasyon olduğunu düşünmeden edemedim. İlk günler gece yarısına kadar bu veri girme işleri ile meşgul olduk. Bu işten anladığım şu oldu: Bu binlerce kişi tarafından beyan edilmiş olan ihtiyaç listelerinin çoğu deprem nedeniyle oluşmamıştı (çadır gibi ihtiyaçlar hariç olmak üzere). Aslında bu insanların zaten giysi, yiyecek gibi temel şeylere ihtiyacı vardı. Çünkü çok fakirdiler. Aileler çok kalabalıktı. Yani deprem aslında var olan fakirliğin olanca çıplaklığıyla gözler önüne serilmesine yol açmıştı. Ve bu listeler bilgisayarlara giriliyor, giriliyor ama bir türlü bitmek bilmiyordu.

Artık çok yorulduğumuzda konaklama konusunda bize iki seçenek sunuldu: başta tabi ki çadırlar, sonra da özellikle kadın gönüllülerin daha rahat edebilmesi için birinin gönüllülere tahsis ettiği şahsi evi. İkinci seçenek banyo yapmak şansını verdiğinden daha cazip gelince üç kadın gönüllü olarak yenice bir apartman dairesine yollandık. Tabi aslında konfor uğruna yanlış bir seçim yaptığımızı ancak ikinci Van depreminden sonra daha çok bina yıkılınca anladık.

Belediyede çalışırken pek çok Vanlıyla tanıştım. Örneğin, bize abla gibi kol kanat geren Esin. (Esin’in kızı Erciş’te yıkılan Anadolu lisesinden kurtarılmıştı.) Sonra sürekli şakalarıyla ve türküleriyle etrafı şenlendiren ve bizi yemişleriyle besleyen Lokman bey. Küba’da eğitim almış ve İspanyolca sohbet ettiğim İbrahim. “Yoldaşlar, yoldaşlar” diyerekten bizi her yere taşıyan Memet. Kız arkadaşını yıkılan bir binada kaybetmiş ama şimdi ölümüne çalışan ve gripten bir turlu kurtulamayan Hakan. Tabi Vanlı gönüllülerin işi bizden çok daha zor. Biz oraya geçici olarak gittik ve de birkaç gün sonra da dönecektik. Onlar önce depremi yaşadı, yakınlarını kaybetti, devletten bekledikleri desteği bulamadı, öfkelendi ve sonra da kendilerini bu yardım işlerine adayarak travmalarını unutmaya çalışmaya başladılar. Onlar bizden çok çalışıyorlardı. Sabahlayarak, hasta olana dek… Ama bir gün “haydi arkadaşlar, artik evinize gidin, yapacak bir iş kalmadı” dendiğinde tüm kayıpları ve onların verdiği acıyla baş başa kalınca ne yapacaklar bilemiyorum.

Unutmadan, daha belediye binasına yeni vardığımızda hemen uyarmışlardı: Sürekli artçı depremler oluyor, sürekli sallanacağız, yani korkmayalım. İlk gece olan artçıları muhtemelen yorgunluktan pek hissetmedik. Belki de henüz depreme aşina olmadığımızdan. Ama ertesi akşam yakınlarda bir köyü vuran 5’lik bir sarsıntıyı hissetmemek imkansızdı. Öyle etraf birbirine girmedi ama ben şahsen araba tutmuş gibi oldum. 5 metre gerimizdeki Danışma’da görevli Türkçesi oldukça bozuk olan amca hemen yanımıza koşuyordu her sarsıntının ardından. Bizim ofis tek katlı olduğundan sarsıntılar çok hissedilmiyordu ama esas binadan inanılmaz gürültüler geliyormuş. Zaten duvarlarda da büyük çatlaklar oluşmuştu. Bu Şêwirgeh’deki (Danışma’daki) amca o gece çayını benden ve de benimle beraber çalışan Seher’den hiç eksik etmedi. Soğukta üşüyen ve yoğun sigara dumanına maruz kalmış halimize mi acıdı bilmem ama çayıyla ve güler yüzüyle içimizi ısıtmayı başardı. Van insanının genel tavrıydı bu aslında. Hep bizi bağırlarına bastılar. Yedirdiler, içirdiler, arabalarıyla taşıdılar, bizi tanımadıkları halde ve o şartlarda bizi öylesine güzel ağırladılar… Van şehri bizi mükemmel ağırladı ama daha ilk günden bazılarımız Van’a 90 km uzaklıkta olan Erciş’e gitmek istiyordu. Oradaki yıkımın çok daha büyük olduğunu biliyorduk. İkinci deprem bunun ne kadar yanıltıcı olduğunu öğrettiyse de, Van o an yerli yerinde duruyor gibi görünüyordu. Özellikle yüksek binalarda gayet tehlikeli gözüken çatlaklar vardı ama genelde binalar ayaktaydı. Biz de üçüncü günü Erciş’te geçirmeye kesin karar verdik. Erciş’e varışımız oldukça gecikmeli oldu ama vardığımızda kendimizi tam anlamıyla bir yıkımın ortasında bulduk. Neredeyse taş üstünde taş kalmamıştı. Erciş Bu inanılmaz görüntüyü ağzımız açık izlerken SES konteynırı önündeki kuyrukla kendimize geldik. SES KESK’in sağlık çalışanları kolu ve dolayısıyla konteynırlarında doktorlar bedava sağlık hizmeti vermeye çalışıyordu. Yanımızda biri İstanbullu, biri İtalyan yeni mezun doktorlar getirmiştik ve onlar acilen hastalara koştular. Yanımızdaki psikolojik danışmanı da hemen alıp acil ihtiyacı olan bir köye yolladılar. Bize ise gönüllü çalışanları o gün ayrılacak olan çocuk çadırı düştü. Daha önce burada çalışmış arkadaşımın önceden beni uyardığı gibi, çocuklar, ah o çocuklar… Onları görene dek kendini tutuyorsun. Ama onları gördü mü dağılıveriyor insan. Bu gittiğimiz çadır bir çocuk oyun çadırıydı. Diyarbakır’dan çadır malzemeleriyle birlikte gelen 5-6 öğretmen bu çadırı kurmuş ve o günden beri çocuklar biraz olsun depremi unutsun diye uğraşıyordu. Çocuklar burada resim yapıyor, şarkı söylüyor ve oyuncaklarla oynuyordu. Çocuk kokusu yeniden doldu içime. Hep kendi kızım aklıma geldi o çocuklara baktıkça. Sanırım o yüzden de fena halde duygusallaştım. O gün bizden bir ekip Diyarbakır’a dönecek olan ekipten görevi devraldı. Bu çadırın devam edeceği ve örneklerinin çoğalacağı ümidiyle ayrıldık bazılarımız Erciş’ten.

(Kırmızı Eldivenler Oyun Çadırı mensupları) İşin siyasi boyutuna gelince burada çok açık yazmam mümkün değil. Ama o boyut da depremin kendisi kadar sarstı beni. Özetle bu Van ziyareti Türkiye’nin Kürt sorunun suratıma bir şaplak gibi patlaması oldu benim için. Oradaki insanların haykırışı, isyanı içime bir bıçak gibi saplandı. Zaten Türkçenin bu kadar zar zor konuşulduğu bir ortam beklemiyordum. Bir anda kendi ülkemde ben azınlık olmuştum. Sadece bir gece çadırlardan birine girip siyasi sohbet yaptık. Orada taş atan çocukları konuşurken Kürt gençlerin (ki kimisi taş atan çocuklardandı) sorunu reddedilen kimlikleri boyutunda algılayışı, bunun yanı sıra Hakkârili insan güzeli bir öğretmenin bölgedeki yoklukların başka çare bırakmadığından dem vururken anaların acısını, hele cesetlerine bile ulaşamadıkları oğullarına ağlayışlarını birinci elden aktarışı… Sonra siyasi tutuklular… Buralarda herkesin ailesinde en az birkaç siyasi tutuklu var. Bu ne demek? En azından ben ihtiyaç verilerini girerken fark ettim ki pek çok ailenin başında kadın var. Ailelerin çoğu ortalama 7-8 kişilik ve başlarında da çalışan bir baba yok. Bu da otomatik olarak sefalet demek oluyor. (Diğer boyutlarını burada tartışmayacağım.) Orada tanıdığım başka bir muhteşem insan olan ve adını bile sormadığımı simdi fark ettiğim İstanbul’dan gelen bir psikolojik danışmanın dediği herhalde durumu en iyi şekilde ifade ediyor: Deprem büyük bir travma yarattı ama daha kötüsü daha büyük olan başka bir travmayı, yani Kürt sorununu, tetiklemiş durumda. Nitekim konuştuğum her bölge insanı çok öfkeliydi, devlete, hükümete, Müge Anlı ve benzerlerine, yağmacı gibi gösterilmelerine… Ve benim bu kısa süreli ziyaretten çıkardığım en birinci siyasi sonuç şu: BDP olmadan olmaz. BDP’li milletvekilleri Van’ı ziyarete geldiğindeki sevinçlerinden anlıyorsun (ki onlar hem Belediye’ye uğramış, hem de çadırlara uğrayıp gönüllülere teşekkür etmişti) ve AKP dendiğinde deli gibi öfkelenen suratlar ancak BDP dendiğinde tekrar aydınlanıyor. Bölge insanının tek ümidi, tek güvendiği siyasi kurum olan BDP olmazsa bu sorunun çözümlenmesi ve savaşın bitmesi imkânsız görünüyor. Şu anda hükümet tam tersi bir politika izlediği için korkuyorum. Sanki bir Kürt sorunu bombası patlamak üzere. Van depremi de adeta fitilini ateşliyor. Bir de tabi ancak sosyalizmin bu halkları bir arada tutabileceğini düşünmeden edemiyorum. Çünkü orada tanıdığım çoğu insan sosyalistti ve anında kardeş olduk birbirimizle. Ancak bu şekilde kimse kimsenin geçmişini, soyunu sopunu sorgulamıyordu. Yoksa hali hazırda rahatsız edici bir Kürt-Türk ayrımı, ötekileştirme burada da vardı. Ama biz bir ideal için oradaydık ve hepimiz kardeştik. Halkların kardeşliği terimi simdi daha anlamlıydı benim için. Ziyaretin siyasi boyutunu mümkün olduğunca kısa kesmeye çalıştım. Siyasi tartışma yapmak için gitmemiştim oraya; kısa zamanda mümkün olduğunca fazla yardımım dokunsun diye gitmiştim. Hakkârili öğretmen daha çok yorum yapmamı bekliyordu ama ben sessiz kalmayı tercih ettim. O an dinlemek benim için daha önemliydi. Benim onlara öğretecek bir şeyim yoktu bence, ama onlardan öğrenmek istediğim çok şey vardı. Hem de bazı konularda şimdiye dek sessiz kalışımı, kalışımızı bir türlü içime sindiremediğim için gittikçe daha çok rahatsızdım. Bilmeyince rahatız. Bilsek de görmeyince gerçek değil gibi geliyor bazen. Ama görünce, birinci elden dinleyince artık kaçacak bir yerimiz yok; vicdanımızla karşı karşıyayız. Mutlaka uykularımız kaçacak.

Evet, bu ziyareti ve gönüllü çalışma işini akşamları daha rahat uyuyayım diye yaptım. En rahat uykularımı, sürekli sallanıyor olmamıza ve soğuğa rağmen, orada yaptığımı söyleyebilirim. Dönünce daha beter uyku tutmaz oldu. Artık kaçmak, kaçınmak daha zor. Ne yapabilirim ki? Boğazımdan geçen her lokmanın, sıcak evimin bana zehir olmasını nasıl durdurabilirim? Hele ki hastalanan, donan, yanan çocuk haberleri gelmeye devam ederken, güzel Van boşalırken… Tek yapabileceğim şey geri dönmek ve biraz daha uğraşmak. Gerisini millet olarak, insan olarak tekrar hep beraber düşünmemiz lazım.

Yonca Özdemir,
21.11.2011

1 Comment

Filed under KONUK ODASI

One response to “Bir Depremin ardından: Van, boğazımda bir düğüm…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s