IŞIKLAR İÇİNDE

Bu yazıyı yazmasaydım olmayacaktı…

2015 yılının Ocak ayında hayatıma iki insan girdi. Geçmiş dönemlerde yaşadığım kayıpların etkisini üzerimden atmaya uğraştığım bir dönemdi bu…

2007 yılından beri Adana’da olmama rağmen, bulunduğum ortama çok kez gelip gitmiş ustalarla tam sekiz sene sonra tanışmış olmak, benim açımdan işin en tuhaf ve açıklanamaz kısmıdır. Özellikle kendini yazar zannedip, ruhuyla yazdığını düşünen biri olarak çok sert iki kayaya çarptığımı itiraf etmek zorundayım.

Sizler yıllardır tanıyor, seviyorsunuz onları. Benim çok vaktim olmadı. Kısa bir zaman diliminde, an’ılar biriktirip, hızlandırılmış, sıkıştırılmış güzelliklerle dolu bir çıraklık dönemi geçirdim.12779050_10153885724747310_7673935821400904847_o

Güzel yazdığımı düşünüyordum. Onlar da aynısını söylüyordu, ama inanamıyordum. Hala inanamıyorum. Diğer arkadaşlarım da arada bana söyler, dergi için yazılmış en iyi yazılanlardan biri seninkiydi diye…

Şu an’da Bülent Bey’in sesini duyuyorum; “Hanfendiiiii!!! Konuya başladınız, evet güzel bir giriş bölümü olabilir, ama dergiden daha önce hiç bahsetmemişsiniz, neden buraya dergi diye yazdınız, dergi ile ilgili açıklama yaptıktan sonra dergi’den bahsetmeniz gerekirdi !!!”

Yoğunluğumuz vardı, bir yandan Ki Belki’nin coşkusu, diğer yandan Davuş’un öyküsü. En öte yandan ise; Tersakan Degisi için yapılan çalışmalar. Dergi için benden bir yazı istenmişti, zor olanı denedim, 1993 yıllarında yazmış olduğum bir yazıyı, üstelik bir rüya idi, koydum önlerine. O yazıyı tekrar yazacağım diye, üç günlüğüne 1993 yılına geri gittim. Psikolojik olarak tükenmiştim, an’a dönüşüm zaman aldı. Bana göre çok iyi olmuştu. Yazının içine çok farklı, karışık duygular girip çıkmıştı.

Ve sert kayalar yazıyı redakte ettiler !!!

Düzeltmelerden yazının asıl hali okunamaz duruma gelmişti, önerilen düzeltmelerin tamamı doğru ve yerinde idi.

İşte buydu !!!

İşte buydu !!!! Yazmak buydu!!! Gerçekleri yazmak, gerçek anlamda yazabilmek böyle bir şeydi !!! Sonunda yazar olabilme ihtimaline yaklaşmıştım. Her hafta bir yazı yazacaktım ve onlar beni eleştirecekti. Söz vermişlerdi.

Gördüğümü yazıyordum, beynimde canlananı yazıyordum, görüntüleri bana fısıldanan kelimelere dönüştürüyordum. Hayatımda ilk defa gerçek bir amacım vardı, yanımda da iki büyük üstad. Yeniden doğmak gibi bir şans yakalamıştım. Eleştirilmenin bu kadar güzel olduğunu ve mutluluk verdiğini daha önceden hiç bilmemiştim.

Elimden ne geldiyse yaptım, anlattım, bir dediklerini iki etmedim. Geldiklerinde, yardım istediklerinde hevesle yetiştim. Fikrimi aldılar, fikirlerini paylaştılar. Sorduğum sorulara cevaplar verdiler. Böylesine değerli iki beyin tarafından muhatap alınıyor olmak beni yüceltti, kendi benliğime, gerçekliğime, hayata ve hayallerime yakınlaştırdı.

Bir ay sürdü…

13 Şubat Cuma günü saat 15:00 civarlarında;

Bülent Bey çaprazımda oturuyordu. Sessizlik hakimdi. Sol yanımda beliren beyaz bir ışık huzmesi içerisinde buluverdim kendimi. Şaşkınlıkla Bülent Bey’e döndüm, o zaten başı öne eğik, gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Bakışlarından ne yaşadığımı gayet iyi bildiğini anladım.  An’da duruyorduk. O, ışıklar içinde tertemiz yüreğini bana açmıştı. Bunlar yaşanırken bana dik dik bakmaya devam etti. Aklımdan şu cümle geçti, “inşallah sen de daha önce kaybettiğim adaşın gibi ölmezsin”.

Belki de beynim bana garip bir oyun oynamıştı.

 

16 Şubat Pazartesi günü saat 17:30 civarlarında;

Hava soğuktu, ısınmak için odamın kapısını kapatmıştım. Pat pat pat, çaldı kapı. Hasan Hüseyin içeri daldı. “İlknur Hanım, nasılsın, ne yapıyorsun?” Üzerinde siyah bir takım elbise, göğsünde Özgecan’ın fotoğrafı. Törenden geliyordu. “Ben çok kötüyüm İlknur Hanım, ben çok kötüyüm, çocukların öldürüldüğü bu dünyada artık daha fazla yaşamak istemiyorum, kahroluyorum” dedi. Yolcu ederken ben de gitmek istedim onlarla, sonra işi bırakmak için daha erken olduğunu düşünüp, bugün olmasın, başka zaman giderim dedim kendi kendime.

Ertesi gün, sabah saatlerinde aldığım haberle, hayatımın en büyük pişmanlıklarından birini daha yaşadım yine…

 

İlknur Kırbaş,

Hüzün Kaydı syf. 86

11.01.2016

Yorum bırakın

Filed under YAZILARIM

Yüzleşme

Kendimin şahidi idim,
Dilim söyledi ben dinledim.
Memleketim ile başladı her cümlem.
Karanlıklar yüzünden bitiremedim.
Fısıldadım durdum, yalvardım içimden,
Özürler diledim kuru gözlerle, bakışımı eleverirken..
İsyan ediyorum…
Evet isyan ediyorum…
Bağırıyorum,
Çağırıyorum,
Susturamıyorum..
İsyan etmek meğer ne zormuş,
Aynadaki aksine bakarken..
Zalimini ararken,
Karşımda durana soruyorum tüm hesaplarımızı…

İlknur Kırbaş

– 26.10.2015

Yorum bırakın

Filed under YAZILARIM

Basnif

Tercihimiz hep çocukluktan yana idi..
Biz öyle kaldık..
Öyle istedik…
Delicesine kızıp, öfkelensek bile birbirimizi görünce değişti her şey…
Kardeş olmak için aynı ana ve baba gerekmiyordu…
Biz kardeş olmanın ne demek olduğunu çoktan keşfetmiştik..
Sırlarımız dokunmadı bize, hatalarımız da öyle..
Duymadık, görmedik, bilmedik..
Nefeslerimiz yetti birbirimize…
Birlikte olmaktan daha güzel hiç bir şey olmadı..
Hiç kıramadık bir diğerini, gönlümüz istemedi…
Açıktık, dost idik, kardeş idik….
Hayatımın en güzelleri sizlerle varım, sizlerle çoğum, bu ömür yettikçe…
16.08.2015- İK.

Tüm aLa’ya armağan olsun…

Yorum bırakın

Filed under YAZILARIM

İkinci ayda

Arayıp isteyip de arayamadıkların var ya, işte insana en çok bu koyuyor…

Ağlayıp isteyip de ağlayamadıkların var ya, işte insanı en çok bu yok ediyor..

Söyleyip isteyip de söyleyemediklerin var ya, işte insanı en çok bunlar konuşturuyor…

Duymak istemeyip de duydukların var ya, işte en çok bunlar başını eğdiriyor….

Kalbinden geçirmediklerin için suçlanmak var ya, işte en çok bunlar utandırıyor…

Ölmek isteyip de ölemediklerin var ya, işte en çok bunlar yaşatıyor..!!!

İK-17.04.2015

Yorum bırakın

Filed under YAZILARIM

Tabut

Tenimin kuytusunda fısıltılar…

O kuytuya insem,

Söküp atsam tüm yalnızlıkları..

Derinlerde parlayan pir-ü paklığı çekebilsem yerinden !!!

İlknur Kırbaş
12.03.2015

Yorum bırakın

Filed under YAZILARIM